İnanmanızı isterim. Ben 2014 yılında dokuz ay sancılar, ağrılar çektim ve kendim kendimi 29. Eylülde doğurdum.
İçimde durmadan büyüyen habis hücreden kurtulma hikayemi bana hediye edilen küçük bir not defterine yazmıştım. O notlardan on gün yayınlanan yazı dizisi çıktı. Dün yazdıklarımı tekrar okudum. Sekiz ayı atlayıp dokuzuncu ay neler düşünmüşüm, ne yapmışım, hayatıma dokunan herkese teşekkür etmek için paylaşıyorum.
Ben Ne Kadar Yaşarım Doktor Bey?
Sanmayın her şey güllük gülistanlıktı. Kemoterapi sonrası Sarıyer’e, Taksime, Sahile, oraya buraya gidip geliyor, geziyordum, geziyordum ama kolay olmuyordu, hava almak niyetiyle çıkıp, yorgun dönüyordum.
Yemek yapmak da benim için problemdi. Evde kendim yapamıyor, dışarıda yediklerimin de ya yağına ya tuzuna bahane buluyordum. Bir gün yediğim salatadan mikrop almış olmalıyım, üç gün inanılmaz ishal olup yattım. Bütün bunlar normal insanın yaşayabileceği şeyler diye aklınızdan geçiriyor olabilirsiniz? Benim anormalliğim kolon ca ile ilgili googledan bulduğum her bilgiye inanmaya başlamamla oldu. Ciddi, bilimsel makaleler okuyor anlamıyor, yaşamış, başından geçmiş olanları okuyunca bende var mı diye kendimi dinliyordum. Sonra ağlama krizine giriyordum.
Son kemoterapimi alırken doktoruma “Ben ne kadar yaşarım? İstatistikler ne diyor doktor bey? Söyleyin, başta üzülürüm sonra alışırım. İnternette beş yıl diyor, beş yıl…”diye sormuştum.
İnsan ölümünü sorarken ne hisseder hiç düşündünüz mü? Ben düşünmeyi de bırakın yaşadım. Gözlerimi doktorun gözlerine dikip baktım hiç kırpmadan. Bir boşluktaydım. Boşluk… Kimi boşluklar yeraltında kimi denizde kimi gökyüzünde olurmuş, benim boşluğum gökyüzünde bembeyaz bulutlar arasındaydı. Doktorumun gözleri beyaz buluttu. Nedense kara değil sadece masum, temiz bir boşluktu o gözler. Doktorum: “Böyle şeyleri düşünmeyin, siz tedaviye yanıt verecek hastalardansınız, okuduğunuz beş yıl kötü giden durumlar. İnşallah siz atlatacaksınız.” dedi. Gözlerim bulutlardan ayrıldı. Masadaki dosyamda takıldı kaldı. İlk kez o gün hastalığımın evresini sorma cesaretini buldum. Üçüncü evreymiş.
Trombosit sayımda zaman zaman düşmeler neticesinde ara verilen ilaç durumumla dokuz aya giren sürecin sonuna yaklaşmıştım. Elerim, özellikle avuçlarımın içi öyle çok soyulmuştu ki incecik derili pembe el ayam vardı. Ayak parmaklarımın arasında da böyle soyulmalar giderek artıyordu. Tırnaklarımın morluğu geçmemişti. Hastanede Onkoloji bölümüne giderken şimdi Dermatolojiye gitmeye başlamıştım. Dermatolog , “aldığınız ilaçların yan etkisi, ciltte en ince olan bölgelerde kurumalardan dolayı soyulmalar oluyor nemsiz bırakmayın vereceğim kremleri kullanın “dedi. Kremleri, losyonları sürdüğümde, gerçekten hüp diye cilt çekiyordu. Daha ikinci gün ayak parmağıma uyguladığım kremden sonra ayağımı koltuğun kenarına çarptım ve bu çarpmadan tırnağım düştü. Vücudumun hassasiyetine bir kez daha şahit olmuştum. Dışta bir şeyler eksiliyorsa içte kim bilir neler oluyordu.
Omzumun altında takılı olan portuma bağlı ilaçla dolaşabiliyordum. Bu hastaneden mikrop almama, özgürce dolaşabilmem açısından çok iyiydi. Ama doktordan uzak olunca kendi doktorum kendim olmak zorundaydım. Son ilaçta gözlerimden akan yaşları unutamıyorum. Hayır bu ağlamak değildi. Gözyaşı boşalmasıydı, Gözyaşımın denizin tuzundan daha tuzlu olduğunu da öğrendim. Göz pınarlarımdan süzülen yaşlar cildimi önce pembeye çevirdi. Sonra yaktı kavurdu. Resmen gözaltlarım yara oldu. Kemoterapi ilacımı gözlerimden akan yaşlarla dışarıya attığıma inanıyorum. İçimde her ne var ise gözyaşlarımla uzaklaştı benden. Uzunca bir süre sonra bu kez gittiğim göz doktoru gözlerime uzun uzun baktıktan sonra belki de beni rahatlatmak için “bir yakınımda da kemoterapi sonrası göz yaşarmasına rastladım. İlaçların yan etkisi olmalı. Gözleriniz sağlam. “dedi.
Ve takvimler, 29 Eylül 2014 gününü gösteriyordu. Öğleden sonraydı. Güneş’imin kolunda servise girdim. Hemşirem son ilacımı portumdan çıkarttı. Rahatladım. Üzerimden büyük bir yük kalkmıştı. Herkesle vedalaştım. Sonra doktoruma teşekkür ettim. Ona “bugün benim nüfusta da doğum günüm. İnsan iki kez doğarmış. Ben bu gün bir kez daha doğdum“ dedim. Ayrılırken sevinçten ağlamakla gülmek arasındaydım. Sarılmak istiyordum herkese. Metroya giden uzun yolda gülerken gözlerimden yaşlar akıyordu. Can parçamın kolları omzumda sarılıyordu. Kara gözlüklerimin arkasına gizlediğim gözlerim iyileşecekti, dökülmüş saçlarımı gizlediğim peruğu bir daha takmayacaktım.
İkimizi de mutluluk sarhoş etmişti. Nereye gideceğimizi konuşmamıştık. Sadece artık üzülmeme, özlediğim her şeyi yapma sözleri verdiğimi hatırlıyorum. Kendime geldiğimde Süleymaniye camideydik. Şimdi düşündüğümde hala şaşırıyorum. Bizi oraya çeken kuvvet neydi? Almam gereken mesaj “az şükrediyorsun, bundan sonra çok daha çok teşekkür et“ miydi?
Hayatımda karşılaştığım her şey ve herkes iyi ya da kötü iz bıraktı gitti. Hayatın sunduğu her güçlük eksik olan yönümü tamamlamak içindi. Kötü denilen her olay eksik kalan, tamamlanmamış zayıf yanlarımı gösterdi. İyi olan her şey ise sevgi ve şükürdü. Kötülükte aldım, iyilikte vermeye çalıştım. Sevgide iyilik var, teşekkür var. Sen varsın!
Son olarak; Ameliyattan döndükten sonra oğlumun bir arkadaşı başucuma küçük bir defter bıraktı. Ona “aklıma hiçbir şey gelmiyor ne yazacağım? İlk sen yaz “dediğimde “Bazen düşünmeden yazmak, bazen de düşünmeden yaşamak gerekir Havva teyzecim. Nasıl geçtiğini anlamamak için düşünmeden yaşamak… İbo” yazdı.
Bu yazı o not defterinden derlendi.
havvacetinturk@gmail.com