“Lüküs Kamarada Ki̇mler Oturur?”

Ocak 16, 2023

Başlık olarak, Melih Cevdet Anday’ın “Ada Vapuru” şiirinden bir dizeyi aldım. Şair, “Lüküs Kamarada Kimler Oturur?” dizeleriyle vapurda bile halk ile varsıl (zengin) arasında yapılan ayrımı dile getirir ve sorgular. Tanrı huzurunda eşit olan, Dünya yaşamında da eşit olması gereken insanın, gerçek yaşamda neden eşit olmadığını anlatmak istiyorum…

İnsan, avcı toplayıcı yaşam sürdüğü dönemde ilkel bir komün hayatı yaşadı, avladığı avı, bulduğu sebzeyi, meyveyi paylaştı, herkesin eşit olduğu bir toplumda yaşadı. Yerleşikliğe geçtikten sonra ister istemez iş bölümüne gitti.  Sosyal sınıflar oluştu, devlet kuruldu ve uygarlaşmaya başladı…

Devlet, klasik tanıma göre toprak bütünlüğüne, dil ve ülkü birliğine sahip örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel bir varlıktır. Görevi, kendisini oluşturan halkın birliğini, canını, malını, özgürlüğünü korumak, eşitliği, adaleti ve refahı sağlamaktır…

Tarihi süreçte adil ve halka eşit davranan idareciler, zaman içinde görevlerini savsaklayıp, halkın emeğine, alın terine el koyan, tüketici bir sınıf haline geldi. Tüketici sınıf,  emekçi sınıfı ezdi. Toplum ikiye ayrıldı Tıpkı lüküs kamarada oturan bir avuç varsılla, açıkta oturan yüzlerce yoksul gibi…

Emekçi insan, alın teriyle geçinir, üretir, başkasının malına, canına, ırzına göz dikmez, doğayı kirletmez, kirletene engel olur, canlıları zevk için öldürmez. Şahsi çıkarlarını ön planda tutmaz, başkasını sömürmez. Ezilenin yanında, ezenin karşısındadır. Paylaşmayı, darda kalana yardım etmeyi insanlık görevi kabul eder…

Yazının icat edildiği günden, günümüze; ulusların bir resmi, bir de sözlü tarihleri oluştu. Resmi tarih; yöneticileri, ezen sınıfı ve varsılları yüceltir, onların başarılarını anlatır, halkı umursamaz. Zulme başkaldıranları hain ilan etmekten çekinmez. Sözlü tarih ise, yöneticilerin, varsılların zulmünü, halkın yaşamını, çektikleri acıları, aşkları, inançları ve yoksulluğu anlatır…

Bir ulusun gerçek tarihi, kültürü ve uygarlığı; ozanların deyişlerinden, şairlerin mısralarından, yazarların eserlerinden, ressamların resimlerden, heykeltıraşların yontularından anlaşılır. Onlar, yaşanmış olayları tarafsız bir gözle anlatır ve geleceğe taşır. Bu gerçek dün böyleydi, bu gün de böyle, yarın da böyle olacak…

Uygarlığın yaratılmasında en önemli etken dil bilincidir. “Anadolu, dil bilinci gelişmeyince ne Türk, ne Arap, ne Acem ne de ilk çağdan kalan bir ülke olabildi,” (1) Diline sahip çıkmayan, dilini yabancı ögelerden arındıramayan uluslar, uygarlık yaratamaz…

Uygarlık yaratan, sözlü tarihi aktaran, ozanlar, yazarlar, erenler, halkının yanında ve halkla birlikte oldular. Eserlerinde öz Türkçeyi kullandılar. Onlar yaşamlarında; sömürü, yalan, yolsuzluk, riya, hırsızlık nedir bilmedi, hep doğruları savundular…

Halkın yaşamını ve sözlü tarihi nakledenlerin; aşkları, dostlukları, inançları, kültürleri, isyanları, uygarlık gerçektir. Onların yaşamında yapmacıklık, riya ve abartı göremezsiniz.

“Uygarlık yaratamayan toplumların uygarlık kavramından anladığı, bir takım masallar ve masal varlıklarıdır. Kendisine vaat edilen öteki evrendeki cennetin hasretini çekerler. Böyle bir kültür yaratma ortamında çağın eğitim, öğretim düzensizliği yüzünden, bilgisiz kalan toplum, bütün umutlarını, ‘üstün’ saydığı kişi ya da kişilere bağlar. Üstün saydıkları ortamı boş bulur, halkı acımasızca sömürür.” (2)

Sözlü tarih geleneği, gerçeğin peşindedir. İnsanın mutluluğunu, özgürlüğünü, kardeşliğini, eşitliğini ve adaleti amaçlar. Onlar, “Yaratılanı Severler, Yaradan’dan ötürü.” Gelecek, doğru yolda giden iyilerle birlikte olacaktır.

KAYNAK:

1-İ. Zeki Eyüpoğlu, Şeyh Bedreddin ve Varidat. S. 29

2-Age. S.29

Yorumla

Your email address will not be published.