“Çok yaşayan bilmez, çok gezen bilir.” Atasözüyle; çok gezen, çok yer gören kişinin çok şeyler öğrendiği ve ders çıkardığı anlatılmıştır. Gittiğim yerlerde yeni bir şey öğreniyor, öğrendikçe mutlu oluyor, bazen şaşırıyorum…
Bu gün ülkemizde yaşanan çevre kirliliği, dışa bağımlılık, doğa ve orman talanı 70-80 senelik bir zaman diliminde gerçekleşti. Öncesinde doğayı kirletecek kimyasal atık, plastik poşet, naylon, suni gübre ve GDO’lu tohum bilinmezdi. Babalarımız, alışverişlerinde file, kamıştan (kargı) yapılmış sepet kullanarak doğanın temiz kalmasına yardımcı olurlardı…

Alışverişlerimde aldığım meyveleri fileye koyuyor, elimden geldiğince plastik poşet kullanmıyorum. Geçen gün karpuz almak için karpuzcuya gittim. Aldığım karpuzu fileye koydum, karpuzcu hayretle fileye baktı “hiç görmedim, iyi bir şeye benziyor” dedi. Şaşırdım, yeni neslin fileden haberi yoktu…
File pamuk ipliğinden örülür, hafiftir, taşıması kolaydır. File kullanmak, ülke pamuğunun değerlendirilmesini sağlar. Çevre kirlenmesini önler, doğanın temiz kalmasına yardımcı olur…
Kurtuluş Savaşı sonrası, her alanda kalkınma hamlesi başlatan Cumhuriyet Hükümeti, yeni fabrikalar kurdu, Osmanlının borçlarını ödedi. Ülkeyi dışa bağımlılıktan kurtardı. Emperyalistleri bir telaş aldı. Öyle ya kurtuluş savaşı veren ve mazlum uluslara örnek olan Türkiye Cumhuriyeti önlerinde engeldi. Osmanlı’da olduğu gibi tekrar bağımlı hale getirilmeliydi…
Türkleri silahla yenemeyeceklerini bilen Emperyalistler, kültürel ve ekonomik istila yoluyla yeneceklerini düşündüler. Hemen harekete geçtiler, ülkenin maddi ve manevi değerlerini yok etmeye başladılar…
İstila, yardım görüntüsü adı altında ülkeye yerleşmek ve kendi mallarını kullanmaya razı etmekti. Önce Türklerin yeme, içme, giyim kuşam kültürünü değiştirmek için harekete geçtiler…
Türkler, yemeklerinde zeytinyağı, tereyağı, kuyrukyağından başka bir yağ kullanmıyordu. Giyim olarak özellikle kadınlar Nazilli basmasından entari giyiyorlardı. Yerli malı haftaları düzenleniyor, Türkiye’nin ürettiği malların kullanımı özendiriliyordu…
Türklerin yeme, içme, giyim alışkanlıklarını değiştirmek gerekiyordu. Önce ilkokullarda öğrencilere süt tozu ve sarı peynir yedirmekle işe başladılar. Süt tozundan yapılan sütten içen, sarı peynirden yiyen biri olarak o günleri yaşadım…
Kendi mallarını satabilmek, yerli sanayii öldürmek için, Türk halkının tereyağı ve zeytinyağı yemesini, kadınları Nazilli basması giymesini önlemek için türkü bile yaktırdılar. 1954’te “Zeytinyağlı yiyemem, basma fistan giyemem Aman” türküsü yaktırıldı. Amaç, yerli mallarını kötülemekti…
Tereyağı yerine margarin, zeytinyağı yerine çiçek yağı, file yerine plastik poşet, yerli kumaş ve basma yerine ithal kumaşlar yaşantımıza girdi. Daha neler neler değişti.
Basma, tereyağı, zeytinyağı ile başlatılan istila, Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan fabrikaların satışına, meraların, ormanların talanına ve sahillerin imara açılmasına kadar sürdü. Türkiye Cumhuriyeti tarım ürünleri ithalatçısı haline getirildi…