Motorlari Mavi̇li̇klere Süreceği̇z

Mart 4, 2025

Yirmi altı yıl falan olmuştur…

Efes festivali için konsere gelmiş, Panayır Dağının güney eteklerinde yer alan Büyük Tiyatroda son gece sahne almıştı. Helenistik ve Roma Dönemi’nin üstün kentleşme, mimarlık ve dini tarihine ışık tutan simgeler bulunan, antik dönemin en büyük açık hava tiyatrosu özelliğini de taşıyan tiyatro 25 bin kişi kapasiteliydi ve o gece kapasitesinin çok üstünde seyirci ağırlamıştı.

Selçuk belediyesi tarafından düzenlenen organizasyondu.

Hatırladığım kadarıyla, belki de yapılan son festivaldi…

Turizmcilik yaptığım yıllar, üç yıldızlı otel çalıştırıyorum.

Konsere Balkan ülkeleri ağırlıklı 10-12 civarında ülke katılmış, en kalabalık olan Romen grup bende kalmıştı.

Lobide oturuyorum. Otelin önünde bir taksi durdu, üç dakika sonra resepsiyonda oda numarasını soran Edip Akbayram…

Tek başına…

Çocuklar şaşkın, telaşlı. Rezervasyonu yoktu…

Hemen yanına gittim, samimi bir dille kendimi tanıtıp “hoş geldin Edip ağabey” deyip, elimi uzattım.

40 yıldır tanışıyormuşuz gibi sarıldık, kucaklaştık…

(Neredeyse doğruydu ama. Orta birden beri onun şarkılarını dinliyordum. “Değmen benim yaslı gönlüme, ince ince bir kar yağar fakirlerin üstüne”

Bir de Cem Karaca. ‘’Tamirci çırağı’’.

Siyasi görüşümün şekillenmesine katkı sağlayan sanatçılardı.)

“Rezervasyon yapmayı unutmuşlar sanırım.” dedi mütevazi bir ses tonuyla ve gülümseyerek.

“Sorun değil hallederiz.” dedim.

“Orkestra elemanlarım da gelecek.” deyince iş sarpa sardı. Onları ayıramazdık.

Sekiz veya on kişiydiler.

Romen grup bir haftadır kalıyordu. Rehber ve şoförlere rica edip, yakın bir otele yönlendirdim. Adam başı 35’lik viskiye patladı bana.

” Belediye başkanını aramamı ister misin?” Dedim. “Hem geldiğini haber vereyim hem de aksaklığı iletelim bilgisi olsun.”

O zamanlar cep telefonu yok, sabit telefondan başkanlık sekreterini arayacağım.

“Sen bağlattır, ben konuşayım. Acık da fırça atarım kendisine.” dedi.

Bara geçtik, telefonu oraya aktardılar.

Şaka yollu takılmaya başladı başkana.

“Nasıl başkansın sen? İnsan havaalanında çiçeklerle, bando-mızıkayla karşılar, kırmızı halılar serdirir. Hadi onu geçtim, bari otelin kapısında karşılar, onu da geçtim otelde bir oda ayarlar. Burada boş oda yok bilesin, akşam senin salonda koltukta yatacağım ona göre. “

Fazla uzun sürmedi, telefonu kapattı, on dakika sonra başkan yanımızdaydı. Sarıldılar, başkan gönül almak, durumu kurtarmak adına; hatalar zincirinden dolayı gıyaplarında tepeden aşağıya kızmadık, söylenmedik personel bırakmadı. (Tabi, sütten çıkmış ak kaşık gibi, genelde hataları personele yüklemeyi alışkanlık edinmiş bazı belediye başkanlarında olduğu gibi.)

Neyse. Edip ağabeyin başkana söylediklerinin hepsi şakaydı elbette. Uçakla Menderes havalimanına, oradan taksiyle otele gelmişti.

Mütevazi bir halk insanıydı; egosuz, kibirsiz, kaprissiz.

Başkan fazla durmadı. Yol yorgunuydu Edip ağabey, karnı açtı, akşam sahneye çıkacaktı.

Başkan ayrılırken, “Otelin parasını ver, sakın üstüne falan yatma.” dedi gülerek.

Sanki bilerek söylemişti. Romen grupla, onun ve ekibinin parasını bir ayda zor aldım festival komitesinden.

Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz şarkısı yeni çıkmıştı. İmzalı kasetini istedim hatıra olarak, odasına çıkmak üzere bardan ayrılırken.

Akşam konsere gittim ama fazla durmadım işim icabı. Hizmet sektörü ağırdır, sorumluluk ister. Müşteri şikayetleri sıkıntı yaratırdı acentalara karşı. Grupları çekmekle tehdit ederlerdi. Demokles’in bir kılıcı da benim başımda sallanırdı kısacası…

Gece iki gibi otele geldi Edip ağabey konser sonrası.

Otelin ön terasında oturuyordum rehber arkadaşlarla, beni görünce kaset aklına geldi.

“Ah kafa” deyip, hafif kıvırcık saçlı başına vurdu, geri döndü, kendisini getiren taksiye tekrar bindi, gecenin bir yarısı kasetle geri geldi. Hatırlaması, üşenmeyip taksiye binmesi, kaset satan dükkânı bulması, kaseti imzalayıp verirken özür dilemesi. Tüm bunları, bırakın sanatçıyı falan, kaç insan evladı yapabilirdi?

Sabahın dördüne kadar muhabbet ettik. Donanımlı, mütevazi, Naif, samimi bir insan: sıkı bir devrimci, halkın sanatçısıydı…

80’ler Edip Akbayram için zor yıllardı. Geçmişte, siyasi duruşu ve şarkılarındaki toplumsal mesajlar nedeniyle baskılara maruz kaldı, sansüre uğradı, sahne yasaklarıyla karşılaştı, 1981-88 arasında bestelerinin TRT‘de çalınması yasaklandı.  

Edip ağabey başlangıçtan itibaren ne yapmak istediğini şöyle anlatmıştı:

“Kalıcı bir şeyler yapmak istiyordum. Fikret Kızılok ve Cem Karaca’nın Anadolu ezgilerini pop çizgisinde söylemelerini örnek olarak aldım.

Renk ve çizgide tamamen bir Edip Akbayram olarak geliştirdim. Toplumcu müzik yapmak istedim. Müziğimde geniş halk kitlelerinin yaşamı, sorunları olmalıydı. Ancak sivri, ucuz kahramanlıklardan da uzak durmaya çalıştım. İnançlarımdan, düşüncelerimden, politikamdan taviz vermeden, müzik tekniğinden yararlanarak, sorunlu, yoksul, geniş halk kitlelerine ulaşmak, daha çağdaş bir şeyler yapmak istiyordum.”

Söylediklerinin arkasında durdu, başardı da…

İki çocuğu vardı, adları bile Türkü ve Ozan’dı…

“Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz.”

Biz seni çok sevdik Edip ağabey…

Ruhun şad, mekânın cennet olsun.

Anısına saygıyla…

Yorumla

Your email address will not be published.