Anadolu yarımadası; konumu, coğrafi şekilleri, nehirleri, gölleri, ılıman iklimi, eşsiz bitki örtüsü, canlı türleri ile Dünya’daki ender yarımadalardan biridir. Eski Dünya olarak bilinen üç kıtanın ortasında yer alması, kıtalara geçişte köprü olması, dört mevsimi bir arada yaşayan iklim yapısı, bazı bölgelerinde yılda üç kez ürün elde etme olanağına sahip oluşu, bütün ulusların dikkatini çekmiş, iştahını kabartmıştır.
“Anadolu son birkaç milyon yılda dünyadaki sıcak ve soğuk dönemlerin birbirini izlediği, kuzey yarı kürenin buzullarla kaplı olduğu ve canlı yaşamının zora girdiği dönemleri bol yağışlı ve serin olarak geçirmiştir.” (1) Yaşam şartlarının elverişliliği bitkileri, canlıları ve insanı yok olmaktan kurtarmıştır…
Bazı yazarlar, tarım devriminin tek bir kültürün ürünü olmadığını Dünyanın birçok yerinde aynı anda başladığını kabul eder. (2) Oysa bu gün anladığımız anlamda bitkilerin ehlileştirilmesi, yaban hayvanlarından sığırın evcilleştirilmesi Anadolu insanı tarafından gerçekleştirilmiş, daha ileri bir adım atılarak doğayı, tarımı, tarımda kullanılan hayvanlar ile tarımda kullanılan araç gereçleri koruyan ilk yazılı yasaları oluşturmuştur…
Anadolu’ya insanın ilk yerleşimi şimdilik M.Ö 11.000 yıllarına tarihlenmiştir. Bu tarih, Eriha yerleşiminden eskidir. Göçle gelen uluslar uygarlıklarını da beraberinde getirmiş, yerli uluslarla kaynaşmış, bütünleşmiştir. Harmanlanan kültür ögeleri Anadolu’ya özgü yeni bir kültür oluşturmuştur…
Canlılara ev sahipliğinin yanı sıra essiz gölleri, nehirleri ile insanın tarım yapmasına olanak sağlayan su havzalarına sahip Anadolu’da yüzlerce antik kent ve kasaba kurulmuştur. Dünyanın hiçbir bölgesinde bu kadar çok antik kenti bir arada göremezsiniz. İlerleyen yıllarda antik kentler korunamamış, talan edilmiştir…
Anadolu topraklarında düne kadar, ”9.996 bitki türü doğal olarak yetişmekteydi. Bunlardan 168 adedi endemiktir. Canlı olarak, 160 memeli, 465 kuş türü, 120 sürüngen, sularında 127 tür tatlısu balığı, 384 tür deniz balığı yaşamaktaydı. (3) Yaşamaktaydı diyorum çünkü bu gün bunların birçoğu artık yaşamıyor…
Anadolu topraklarının talan edilmesini çok eski zamanlara dayandıran tarihçi ve arkeologlar var, onların görüşlerini önceki yazılarımda anlattım. Kirlenme, geri dönülemeyecek noktaya doludizgin nasıl ve hangi tarihte geldi boyutlarıyla birlikte araştıralım:
İster kabul edin, isterse etmeyin Dünyanın kaldırmayacağı oranda kirlilik ve doğa talanı Sanayi devrimi il başlamıştır. Anadolu her dönemde talan edilmiş, ama kirlenmesi ve topraklarının zehirlenmeye başlaması; tarımda yapay gübrelerin, böcek öldürücü kimyasalların, plastiğin ve naylonun kullanılmaya başladığı 1948 yılında başlamıştır…
Doğa, kendini yenileme gücü sayesinde önceleri zararlı maddeleri yok etmiş, kendini yenilemiştir. Yaşanan olumsuzluklardan etkilenmeyen, kirlenmenin boyutlarını anlayamamış bir avuç kapitalist, doğayı talan etmeye devam etmektedir…
Yapay gübre ve zirai ilaç denilen pestisitler, önce toprağa karıştı sonra sulama suyu ile kanallara, derelere, nehirlere, göllere, barajlara ve denizlere karışıp suları kirletmeye canlıları olumsuz etkilemeye başladı. Toprak, binlerce yıldır alışık olduğu organik gübrelerin yerine kullanılan yapay gübre, Hibrit ve GDO’lu tohumların kullanılmasıyla özelliğini yitirmeye, çoraklaşmaya başladı…
“İlk kez kullanıldığında Hibrit ve GDO’lu tohumlar, yerli tohumlara göre daha çok ürün verse de toprakta bulunan mineralleri tüketip, toprağı fakirleştirmektedir. İthal tohumlar toprağı çoraklaştırdığı gibi yerli tohumların yok olmasını neden olmuştur.” (4)
Bunlar yetmezmiş gibi Anadolu’nun tarım toprakları maden, RES, JES, HES uğruna yok edilmeye başlamıştır. Halk olarak topraklarımıza sahip çıkmalıyız, bereketli tarım topraklarını ve bu topraklarda yetişen endemik meyve ve sebzelerin yok olmasına izin vermemeliyiz.
KAYNAK:
1-İlhan Kayan, Anadolu Doğal Ortamında İnsan-Çevre İlişkileri. Makale, Bilim Teknik Dergisi 1982 yılı 176. sayı S.13
2-James H. McGregor, Tarihöncesinden Bugüne Akdeniz Dünyası ve Doğa. S. 28
3-İsmail Türkbay, Marsyas’ın Dilinden Meandros ve Havzası. S. 131
4-Erhan Ünal, Toprak Biterken. S. 117