Dünya bize atalarımızdan miras kalmadı, çocuklarımızdan ödünç aldık onu. Yaşanası durumda bırakmak için maddeye değil, bilgiye tutunmak zorunda olduğumuzu bir an önce idrak etmeli; ataletimizi yenerek, bilgilerimizi eyleme dönüştürmeliyiz. Eylem olmadı mı vizyon bir rüya, vizyon olmadan eylem zaman geçirmek, eyleme sahip vizyon ise Dünya’yı değiştirmektir…
ÇEVRE SORUNLARI VE ÇEŞİTLERİ, ÇEVRE SORUNLARININ
ÇÖZÜM ARAYIŞLARINDA YERELDEN KÜRESELE GEÇİŞ
Son yüzyılda doğa yasalarına aykırı olarak geliştirilen sanayi ve teknoloji doğa üzerindeki insan baskısını arttırmıştır. Doğayı kendi malı sayan insan, kaynakların tükenmeyeceği öngörüsüyle onu istediği şekilde düzenlemeye kalkarak, sonuçta çok büyük çevresel sorunlara neden olmuştur. Doğa, insan olmadan da yaşar ama insan doğa yok olduktan sonra yaşayamaz. İnsanın, doğa yasasına karşı durmasının yanlış olduğu ortadayken, çoğunluk ve özellikle kapitalistler işlerine gelmediği için bunu anlamak istememişlerdir.
Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde farklılık göstermiş olsa da genel olarak çevre sorunlarını; sera gazı emisyonları, ormansızlaşma, bitki ve hayvan türlerinin yok olması, ozon tabakasının hasar görmesi, iklim değişikliği, kentleşme ve atık yönetimi olarak sayabiliriz.
Çevre sorunlarının ortaya çıkışı daha fazla detaylandırılsa da ana nedenleri; küreselleşme, kentleşme, sanayileşme, ekonomik büyüme, enerji tüketimi, nüfus artış hızı ve yoksulluktur.
Özellikle küreselleşme ve kentleşme, sadece ekonomik değil çevresel sonuçları itibarıyla da iki önemli kavramdır. Özellikle 1980‘lerden itibaren sıklıkla kullanılmaya başlanan küreselleşme kavramı, genel anlamda ülkeler arasındaki engellerin ortadan kalkması ve ilişkilerin gelişmesiyle, ülkeleri birbirlerine bağımlı hale getirmiştir. Ülkeler ekonomik, teknolojik, kültürel, sosyal ve politik açıdan birbirleriyle yakınlaşıp üretim ve tüketimleri değişirken, ekonomik büyüme doğrudan etkilenir, dolaylı olarak da bu durum çevre üzerinde etkiler yaratır.
Doğal kaynakların verimli kullanılması ve çevre kirliliğinin azaltılması bütün ülkeleri ilgilendiren ortak bir konudur. Ancak yaşanan üretim artışlarında doğal kaynakların ve çevrenin gördüğü tahribatların göz ardı edilmesi, artan çevre kirliliği, bugünkü nesillerin sağlıklarında bozulmalara sebep olurken; gelecek nesillerin sağlıklı bir ortamda yaşama haklarını da gasp etmektedir. Çevre kirliliğini etkileyen faktörlerin neler olduğunun ve hangi faktörlerin nasıl etkiler yarattığının belirlenmesi, çevrenin korunmasına yönelik oluşturulacak politikalar açısından önemlidir. Kirliliği artıran faktörlerin kullanımı kontrol altına alınırken, çevresel bozulmaları azaltan faktörlerin kullanımının teşvik edilmesi gereklidir.
Gelişmekte olan ülkeler, gelişmiş ülkelerden gelecek yabancı yatırımlara ihtiyaç duyar. Gelişmiş ülkeler de üretim faaliyetlerini gerçekleştirecek yeni mekân arayışı sebebi ile gelişmekte olan ülkelere ihtiyaç duyar. Çünkü gelişmiş ülkelerin çevre politikaları daha katı iken, gelişmekte olan ülkeler yabancı sermayeyi çekebilmek için daha esnek çevre kuralları uygulayabilmektedir. Bu nedenle kirlilik yaratan ürünler üreten işletmeler üretim tesislerini katı çevre kurallarının olmadığı gelişmekte olan ülkelere kaydırırlar.
Küreselleşmenin yanı sıra kentleşme de çevre üzerinde etkileri olan önemli bir süreç olup, bireylerin kırsal alanlardan kentsel alanlara doğru hareket etmelerini ifade eder. Kırsal alanların tipik özelliği, tarımsal faaliyetlere dayalı bir ekonomik yapıya sahip olmalarıdır.
Kentsel alanlarda ise sanayi, ticaret ve kamusal hizmetlerin daha yaygın olması, ekonomik faaliyetlerin kapsam ve çeşitliliğini yükselterek, iş bulma olasılığının artmasına ve kırdan kente hareket eden büyük insan topluluklarının ortaya çıkmasına sebep olur.
Kırdan kente göçün artması, sanayi ve hizmetler sektörlerinin ihtiyaç duyduğu iş gücünü sağlasa da kentleşme ile çevre kirliliği arasındaki ilişkinin ortaya çıkmasında özellikle sanayileşme süreci etkilidir. Sanayileşme, üretimdeki artışla birlikte nüfus artışını da beraberinde getirmiş, artan nüfus, sanayileşme faaliyetlerinin yoğun olduğu kentlerde toplanmıştır. Bu alanlarda yoğunlaşan nüfus, plansız ve kontrolsüz yerleşmelere, doğanın daha fazla tahrip edilmesine ve çevreye bırakılan atık miktarının artmasına sebep olarak, daha fazla enerji tüketimine ve doğal kaynakların daha yoğun kullanılması gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Çevrenin tahrip edilmesi ve yenilenemeyen kaynakların bilinçsizce tüketilmesi, sürdürülebilir kalkınmayı sekteye uğratırken; yaşanan, hava, su ve toprak kirlilikleri doğrudan veya dolaylı yollarla insan sağlığını tehlikeye atmış, yaşam kalitesini düşürmüştür.
Çevre sorunlarının başlıca nedeni olan insan etkinliklerinin büyük bir çoğunluğu, belediyelerin yetki sınırları içinde; ya belediyelerin izni ve denetimi altında ya da doğrudan doğruya belediyelerce gerçekleştirilir. Çevre sorunlarının önlenmesi ve çevre kalitesinin iyileştirilmesi sorumluluğunu üstlenen yerel yönetimler, hizmet ettikleri yerin sosyal ve çevresel özelliklerine uygun bir çevre politikası geliştirip yaşama geçirmelidir. Bunu, merkezi yönetimin olumsuz karışması olmaksızın yaşama geçirebilmeleri için; özerk, demokratik ve saydam bir yönetim yapısına sahip olmaları gerekir. Yerel yönetimlerin görev ve sorumlulukları, daha da önemlisi temel varlık nedenleri, insan yaşamı ve insan yaşamının kalitesinin iyileştirilmesiyle ilgilidir. Bu yüzden yerel yönetimler dışarıda bırakılarak çevrenin korunması ve geliştirilmesi olanaklı değildir.
Çevrenin korunması ve geliştirilmesi uygulamalarında istenen sonuçların elde edilememiş olmasının örgütsel bağlamdaki en önemli nedenlerinin başında, yetki-görev ve sorumluluk dağılımındaki belirsizlikler ve örgütlenme karmaşası gelmektedir. Özellikle belediyelerin birçoğu mevzuatla kendilerine verilmiş olan çevre koruma ve geliştirme görev ve yetkilerini gerçekleştirme yeterliliğinden uzak bulunmakta; bu hizmeti salt çevre sağlığı ve belediye zabıta görevleri boyutunda yürütmektedirler.
Sağlıksız bir çevre politikasının pahalı bir yöntem olduğu dikkate alınarak; yerel yönetimlerin kaynak yaratma yetenekleri geliştirilmeli, bu kaynakların rasyonel kullanımı sağlanarak, çevreye ilişkin sorumlulukların kontrolü yerel halk tarafından denetlenmelidir.
Belediyelerin, doğrudan çevre konusunda çalışmak üzere kurulacak birimlerinin entegre programlarının olması, etkin şekilde çalışmayı ve başarıyı getirir. Programlar, bölge veya ülke düzeyinde geliştirilmiş ve geliştirilecek çevre politikalarına uygun olarak hazırlanmalıdır.
Etkinlikleriyle çevreyi doğrudan ya da dolaylı biçimde olumsuz etkileyen bütün kuruluşlar, belediyenin denetimi, belirlediği düzen ve sınırlar içinde çevresel sorumluluklar almalı, öncelikle kendi etkinliklerini çevreye zarar vermeden gerçekleştirmelidir.
Yerel düzeyde etkin bir kentsel çevre planlaması ve yönetimi, her bir belediye idaresinin kararlılıkla sürdüreceği birincil görevidir. Bunu, hukuki, idari, teknik ve mali yapıyı oluşturarak; bireysel, sosyal, kentsel ve ulusal düzeyde, kamu ve gönüllü kuruluşlar arasında iyi koordine edilmiş eylem ve davranış birliğini sağlayarak gerçekleştirilebilir.
Sevgi ve sağlıcakla kalın dostlar.
BİR SONRAKİ BÖLÜM
ÇEVRE İÇİN ‘’YARIN’’ ÇOK GEÇ (ııI)
ÇEVRE SORUNLARININ ULUSLARARASI BOYUTLARI VE ULUSLARARASI ÇEVRE KORUMA POLİTİKALARI