Gösteri̇ Toplumu

Ağustos 13, 2025

Sanal alemde ironik bir karikatür vardı.  
Kilisede, kaide üzerinde bir tabut. Ayine katılan biri kadın diğeri erkek iki kişi. Ayakta duranlardan biri diğerine: ‘’Facebook’ta 5000 arkadaşı vardı. Daha çok katılım olmasını bekliyordum.’’

İnternet, sosyal medya, sanal alem. Adı her ne olursa olsun, toplumda hep benzer yönleriyle öne çıkıyor. Gerçeklikten uzak. Uydurulmuş. Öyle olduğu var sayılan bir dünya. Her şeyin kişinin kendi keyfine göre şekillendiği, sorumluluk bilincinin gelişmediği, gelişemeyeceği, tutarlılığın aranmadığı bir ortam. Var olmak ya da olmamak, bir hesaba kayıt olma ya da silme tuşu kadar basit olan.

İnsanların farkında bile olmadan hayatlarına aşama aşama ama hızlı bir biçimde sızan, onların kişiliklerini ve ruhlarını esir almış birtakım sistemlerden oluşan. Yüksek teknoloji ve onun arsız çocuğu sanal âlem; elektronik araçlar ile sosyal medyanın yoğun kullanımı üzerinden egemen bir toplumsal ilişkiler kümesi oluşturan bütüncül yapı olarak krallığını ilan etmiş durumda. 

Ceplere sığdırılan telefonlara tümleşik sistemler üzerinden inşa edilen dünyayı dolu dolu yaşarken, biz olmaktan çıkıyor, yeni bir “biz” kurguluyoruz.  Bu durum, doğal olarak bireylerin bilinçleri ile dünyaya bakış açılarını da dönüştürüyor. Marx’ın, bireylerin toplumsal varlıklarının bilinçleri tarafından belirlendiği varsayımını temel aldığımızda, durum çok daha vahim bir hale geliyor.

Bizi biz yapan hikâyelerimiz ve onları anlatım tarzımızdır. Ancak sosyal medyanın hikâye anlatıcılığına yeni bir boyut getirmesiyle bireyler gündelik yaşamlarına ait gerçeklikleri ve hayallerini genellikle kurmaca olarak, sözcükler ve fotoğraflar üzerinden hikâyeleştirir oldu. Sosyal medya üzerinden hayat bulan hikâyeler, sadece olanı değil, bilinçaltına ve beklentilere uzanan, bir şekilde olunmak isteneni de kamusal yaşama sunarken, gerçek kimlikler sanal kimliklerin gölgesinde kalmaya, sanal kurgular giderek gerçekliği yok etmeye başladı!

Hikâyeleşen yaşamlarında dışarıya karşı Polyannacılık oynayarak göstermelik mutluluk anları vermeyi adeta bir görev addeden bireyler, iç dünyalarındaki sıkıntı ve mutsuzlukları farkında olmadan derinleştiriyor. Mahremiyet olgusu da ciddi bir dönüşüm geçirirken, özellikle kuşaklar arası zihniyet farklılıklarında makas açılıyor.

İş yaşamının boğuculuğu karşısında nefes alma ihtiyacını sanal dünyada bulan yetişkinler için de sonuçları itibariyle durum farklı değil; ciddi psikolojik sorunlar, kalıcı travmalar, kişilik bölünmeleri ve bozuklukları.

Mahalle kültürünün ve güvenli çevresel ortamın kalmadığı günümüzde, ebeveynleri tarafından eğitim hayatlarında acımasız ve fazlasıyla yorucu bir yarışın içine atılarak maddi ve manevi açılardan olağanüstü bir baskı altında tutulan çocuklar alternatif rahatlama ve oyun imkanlarını çoğunlukla kaçamak olarak sanal dünyada bulmuş olsa da niteliksiz veri yığılmaları nedeniyle hem kültürel perspektifleri hem de duyguları köreliyor.

Ağlayan bir bebeğin susması, kendi başına oyalanması, kolayca yemek yemesi için, iş gününün yorgunluğu içindeki ve/veya ev işlerini yetiştirme kaygısındaki ebeveynlere cep telefonu ya da tablet adeta can simidi olurken; uzun vadede değerIendirildiğinde, bilgiye sahip olamadan sadece kendilerine sunulan enformasyon kırıntılarıyla idare eden ve entelektüel açıdan sonuna kadar cehaletin batağına gömülmekte olan sanal kimlikleri de filizlendiriyor. Bu durum o denli uç noktalara ulaşıyor ki kelime dağarcığı hızla daralan ve duygularını, kod haline dönüşen kısaltılmış cümleler ya da görsel emojilerle ifade eden bir kuşak ortaya çıkmış durumda. Bu nesil, gelecek yaşamlarında sağlıklı ilişkiler kurmakta zorlanırken, toplum da teknolojinin şekillendirdiği bir kültür temelinde dönüşüyor.

Bu alandaki sayısız tehlikeleri kısa bir makaleye sığdırmak zor elbette. Matrix filmi gibi düşünelim. Kırmızı hapı alanlar bizimle Zion’a gelir. Geri kalanı makinalıktan öteye gidemez!

Filozof, yazar ve sinemacı Guy Debord’un “Gösteri Toplumu” adlı kült eserinde ortaya attığı iddialar ile bilişim veya enformasyon çağı olarak nitelenen tekno-gerçeklik iç içe geçerken, Andy Warhol’un “bir gün herkes on beş dakikalığına ünlü olacak” sözü adeta kehanet gibi gerçeğe dönüşüyor.

Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar! Sözümüz size…

Hangi tuş daha etkilidir bir tatlı tebessümden?
Bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini hangi programda bulabilir siniz? 

Kopyala-yapıştır yapabilir misiniz şavk-ı mah altındaki yakamozları?
İçinizi ısıtan güneşi mail olarak gönderebilir misiniz arkadaşlarınıza?

Sevgiyi tuşlarla mı yaşarsınız?
Öpüşmek için hangi tuşa basmanız gerekiyor?

Geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan yıllar?
Ekranda sörf yapmakla, dalgalar arasında yapılan sörfün heyecanı aynı mıdır?

Doğayı bilgisayarlarına yükleyenler; dokunabilir misiniz sabahın serininde bir domatesin üzerindeki çiğ tanesine? Islak toprak kokusunu üfler mi bilgisayarınızın fanı? Ya da yanan ormanlardan savrulan külleri, ‘’can’’ların genzini yakan yanık kokularını, dumanları?

Koklamak, duymak, dokunmak, hissetmek, hatta tat almak yok mudur sizin sanal dünyanızda?
Bilgi toplumu oldunuz da duygu toplumu neden olmuyorsunuz o zaman?

Papatya fallarının her zaman tek bir sonucu vardır; elinize bakarsanız ve size kalan tek şeyin bir sap olduğunu görürsünüz!
Hayatınız ‘’an’’lardan ibarettir, ıskalamayın onu…
Keşkelerle, tühlerle baş başa kalmadan önce…
 
Sevgi ve sağlıcakla kalın dostlar…

Yorumla

Your email address will not be published.