Biz aslında neyi ıskalıyoruz biliyor musunuz?
Eksi 270,45 santigrat derecede; sonsuz, karanlık bir boşlukta. Pırıl pırıl parlayan; sıcacık. Tıpkı bir nazar boncuğu gibi; masmavi. İçinde barındırdığı; mikrosundan makro evrenine kadar her şeyiyle insan aklının idrak edemeyeceği kadar karmakarışık, bir o kadar da düzenli ve tamamı birbiri ile ilintili, olabildiğince güzel ve eşsiz bir gezegende yaşadığımızı!
Evet eşsiz. Bir benzeri daha yok. Belki şimdilik! Ama uzun bir süre daha eşini benzerini bulamayacağız gibi görünüyor. Bulsak da mevcut koşullarla gidemeyeceğiz. Bir gün. Işık hızını yakalarsak eğer. Gittiğimizde, bulduğumuzu sandığımız şeyin, yola çıkmadan önce baktığımız şeyden çok daha farklı bir şey olduğunu göreceğiz belki de!
O nedenle. Ataların dediği gibi; ‘’Eldeki bir kuş daldaki iki kuştan iyidir!’’
Ve onun için. O’na, gözümüz gibi bakmalıyız. Ki bakmakla da mükellefiz.
Çünkü. Dünya veya yeryüzü veya yaşam veya adını her ne derseniz deyin; ‘’O’’ bize atalarımızdan miras kalmadı, çocuklarımızdan ödünç aldık!…
Kral Somon balığının akıllara durgunluk veren hikayesini bilir misiniz? Yani yaptığı yolculuğu ve sonuçlarını! Dünya’mızda ne kadar karmaşık, hatta karmakarışık bağların olduğunu anlatan harika bir hikayedir bu. Göç hikayesi Yukon Nehri’nde gerçekleşir.
Servet tutkusunun esir aldığı ‘Altına Hücum’ dönemine ev sahipliği yapan, el değmemiş vahşi doğası ile Dünya’nın en simgesel nehirlerinden biridir Yukon Nehri.
Hikâye, Yukon Bölgesi’ndeki McNeil Gölü’nde başlar. Baharda yumurtalarından çıkan yavru somonlar gelişene kadar bu soğuk sularda yaşayıp, sonrasında okyanusa doğru yokuş aşağıya yolculuğa çıkarlar. Ortalama 3.000 kilometrelik bu yolculukta, solungaç ve böbreklerinde geçirdikleri bazı değişimler onları tatlı su balığından tuzlu su balığına dönüştürür, sonunda açık denizlere ulaşırlar.
Okyanuslarda belirli olgunluğa erişen somonlar bu kez üremek için doğdukları sulara doğru yola çıkarlar. Dünyanın neresinde olursa olsun, doğdukları nehrin ağzını bulabilen kral somonların navigasyon dehasının sırrı, koku alma yetenekleriyle açıklanıyor. Bu yetenekleri sayesinde nehrin girişine ulaşan somonlar, bu noktadan itibaren hayatlarındaki tek amacı gerçekleştirmek üzere kâh akıntıya karşı yüzerek kâh sıçrayarak bazen şelaleleri aşarak, bazen çok sığ sulardan geçerek, dağları aşıyorlar. Döllenme zamanında gelen somon sayısı ortalama 60-70 milyon arası. Doğdukları McNeil Gölü’ne ulaştıklarında yumurtalarını bırakarak ölüyorlar.
Soğuk ve karanlık kış boyunca olgunlaşmayı bekleyen yumurtalar bahar geldiğinde çatlıyor, yeni yavrular ortaya çıkıyor ve macera yeniden başlıyor. Bu döngü milyonlarca yıldır kusursuz bir şekilde devam ediyor.
Somonların yolculuğunda orman hayvanları beslenirken, Kuzey Amerika’nın batı kıyısı boyunca uzanan dev ağaçların bulunduğu ormanlar da somondaki azotla besleniyor. Normalde bol yağıştan dolayı bu ormanların toprağının azot yönünden fakir olması gerekirken, somon yiyen kuş ve memelilerin dışkılarıyla azot ormana yayılıyor, böylece ağaçlar büyüyüp serpiliyor.
Azot formunun izini süren bilim insanları, kıyı ormanlarındaki otlarda, çalılarda ve ağaçlardaki azotun yüzde 70’e varan bölümünün somon balıkları aracılığıyla Büyük Okyanus’tan geldiğini tespit etmiş. Mantar örneklerinde de somon azotu tespit edilmiş. Ağaçların altında somon yiyen ayıların bıraktıkları kalıntılardaki azot ağaçlar tarafından soğuruluyor ve mantar ağı üzerinden birbirleriyle paylaşıyorlar. Uzak ağaçların köklerini bile birbirine bağlayan mantar ağlarıyla ağaçlar arası kaynak transferi yapıyorlar.
Ve. Bir çay kaşığı orman toprağı birkaç kilometre mantar lifi içeriyor. Tüm bu süreçler ayrı ayrı gerçekleşiyor gibi görünse de aslında bir bütünün parçaları ve her tekrarlanışta tek bir süreç işliyor. Bir ormana girdiğinizde her şeyin uyum içinde çalıştığını görebilir, bütünün ruhunu hissedebilirsiniz. Yeter ki görmesini bilin!
Türlerin diğer türlerle ve çevreleriyle bir arada yaşadığı istikrar durumunu ve ekosistemin nasıl organize olduğunu açıklar ekolojik denge. Doğanın mükemmel dengesine yeterince yakından bakarsak, en olası olmayan yerlerde var olduğunu görürüz. Kusursuz işleyen doğayı, ekosistemi bozmamak için farklı türlere ihtiyaç var. Ekolojik denge, avcı-av, otçul-etobur gibi farklı kavramların dengesidir. Basit bir örnekle; yırtıcı hayvanlar fare popülasyonunu kontrol altında tutmaya, böcekler bitkilerin üremesine, solucanlar yaprak çöpünü ayrıştırmaya katkı sağlar.
Bir ekosistem dengeli olsa bile, dış faktörlere bağlı olarak sistem denge kaybına uğrayabiliyor. Ekosistemdeki doğal dengenin korunması hayatidir ancak yeni türlerin ortaya çıkışı, bazı türlerin beklenmedik ölümü, doğal afetler ve özellikle insan kaynaklı nedenlerle bu denge bozulabiliyor. Günümüzde endüstriyel kalkınma adına ağaçların ve bitki örtüsünün ortadan kaldırılması, arazileri kullanma şeklinin değişmesi, asfaltlanmış alanların genişletilmesi ekosisteme büyük zarar vermektedir. Bütün bunlar sadece toprak ekolojisini değil aynı zamanda su dengesini de etkiliyor. Artan kentleşme sebebiyle şehrin nüfusunu ve endüstrisini beslemek için daha fazla suya ihtiyaç duyuluyorken, daha derin kuyuların açılması veya suyun daha uzak yerlerden taşınması gerekiyor. Kentsel nüfusun kaplama alanının artması, bitki örtüsünün azalmasına, dolayısıyla bitkilerden geri dönen su buharı miktarının azalmasına sebep oluyor.
İnsan toplumunun gelişiminin hızlı temposu istenmeyen sonuçlara yol açarken; egzotik türler, onları keşfedebileceğimizden daha hızlı yok oluyor ve antik ekosistemler bozuluyor. Ekosistemi, her kartın farklı bir türü temsil ettiği bir karton ev gibi düşünürsek, çekilen bir kartla tüm ev yıkılabilir. Bir türün ortadan kaldırılması da tüm ekosistemde zincirleme reaksiyona neden olabilir.
Wyoming. Yellowstone Ulusal Parkı. 1920’ler. ABD hükümeti gri kurdun yok edilmesine izin veriyor. Gri kurtların azalması, geyik popülasyonunda hızlı bir artışa sebep oluyor. Birincil avcıları olmadığında geyikler, diğer hayvanların gelişmesi için ihtiyaç duyduğu kavak ve söğüt ağaçlarını talan ediyor, aşırı otlanıyorlar. Çeşitli türler, geyiklerin aşırı popülasyonundan mustarip olduğundan, tüm hayvanlarda zincirleme reaksiyona neden oluşuyor, yerel ekosistem dengesizleşiyor. 1995. ekolojistler ve çevreciler, gri kurdu ekosistemden çıkarmanın zararlı etkilerini fark ediyor ve türleri yeniden doğaya sokmaya başlıyorlar.
Hülasa-ı kelam!
Gezegendeki her bir canlı türünün, ekosistemin sorunsuz çalışmasını sağlamada rolü vardır ve ekosistemi dengede tutmaya yardımcı olur. Bir türün çıkarılması tüm ekosistemde hissedilen bir zincirleme reaksiyona neden olabilir.
Örneğin, ömürleri boyunca bir çay kaşığının ucu kadar bal üretmek uğruna ortalama 30 bin çiçek gezip, 240 km uçan, kutuplar dışında Dünya’nın her yerinde yüz binlerce polen taşıyarak bitkilerin üremesini ve doğanın sürekliliğini sağlayan, gıdalarımızın en az üçte birinin onların tozlaşma işlemi sayesinde elde edilen arılar bir anda yok olsaydı; yalnızca balsız kalmaz, Einstein’ın dediği gibi, sonrasında belki bi 4 yıl falan daha yaşardık!
Ya da. Birer, ‘’Living Dead’’ ya da diğer adıyla ‘’Walking Dead’’ olur, birbirimizi yerdik!
Ekolojik denge hassastır. Dünya’nın ekosistemleri kırılgandır. Ekolojik bir dengenin amacı, mümkün olduğu kadar çok türün neslinin tükenmesini önlerken korumaktır. Daha fazla geri dönüşüm yaparak, daha az su ve elektrik kullanarak ve vahşi yaşam habitatlarına zarar veren kirliliği azaltarak içinde yaşadığımız doğal dünyaya özen göstermemiz gerekiyor.
Buna mecburuz!
Bütünsel ekolojik denge, gezegen üzerinde herhangi bir olumsuz etki olmadığında sağlanır. Bu, her bir organizmanın hayatta kalmak ve üremek için yeterli kaynağa sahip olması gerektiği anlamına gelir.
Gezegenimizi sağlıklı tutan dengeyi sürdürmek için birlikte çalışmalıyız.
Hem kendimiz hem de gelecek nesiller için…
Lütfen!
Sevgi ve sağlıcakla kalın dostlar