Yalan Dünya Her Şey Boş

Mayıs 14, 2025

Poker oyuncularının iyi yalan söylediğini bilirsiniz. Hatta, en iyi poker oyuncusu en iyi yalan söyleyendir. Peki ya aile, arkadaşlar veya tanıdıklar. Onlar da yalan söyler mi? Ya da ne kadar yalan söyler? Bir insan günde kaç kez yalan söyler?

Ya politikacılar? Onlar yalan söylemekten muaf mıdır? Yoksa ‘yalan’, uzmanlık alanları mıdır?

1985 yılı falandı. Birand’ın canlı sunduğu 32.Gün programında, DYP genel başkanı Hüsamettin Cindoruk, ömrü cephelerde geçmiş İsmet Paşayla ilgili o ‘’yalanı’’ gülerek anlatıyordu: ‘’İnönü’nün asker kaçağı olduğunu söylerdik ve insanlar inanırdı.’’

Hem paşa hem Garp Cephesi komutanı hem de asker kaçağı…

Hukukçu. Milletvekili. Parti Başkanı. TBMM Başkanı. Vekâleten cumhurbaşkanı. Yani, kalbur üstü bir siyasetçi, planlanmış bir ‘’yalanı’’ umarsızca söylüyordu…

Baştakinin, yani yönetenlerin kötü bir iş yapmaları durumunda, onların buyruğundakilerin daha kötü bir iş yapmaları anlamına gelen atasözündeki imam ‘’pırt’’ yapıyor, cemaati ortalığa saçıyordu. Cafer’e de bez getirmek kalıyor, fakat yetiştiremiyordu… 

Türk siyasi tarihinde yalan olduğu bilindiği ya da doğruluğu ispatlanamadığı halde yönetenlerce ortaya atılmış ve toplum nezdinde kabul görerek ‘’kelebek etkisi’’ yaratmış yalanlara dair o kadar çok örnek var ki. İşin ilginç tarafı, ortaya atılan bu iddia ve yalanlar, aradan uzun yıllar geçse bile alıcı bulmaya devam ediyor, seçmen davranışlarını etkileyebiliyor.

Kara propagandanın en çok mağduru olmuş lideri ve partisi olarak, tüm zamanlar için İsmet İnönü ve CHP açık ara önde. 27 Mayıs sonrasında Menderes ve DP’nin de benzer kara propagandaya maruz kaldığını söyleyebiliriz. Kutuplaşma siyasetiyle beraber kara propaganda Türkiye’de işlemeye devam ediyor. Çünkü demokrasi kültürümüz ağırlıklı olarak çatışma üzerine kurulu. Basın ve toplum (görece) çok özgür değil, partiler de sürekli çatışma durumda.  

Büyük Yalan, siyasi propaganda tekniği olarak kullanılan, gerçeğin çarpıtılması veya yanlış sunulmasıdır. Almanca ifadesiyle (große Lüge) ilk olarak Adolf Hitler tarafından Mein Kampf (Kavgam) adlı kitabında, insanların “birinin gerçeği bu kadar rezil bir şekilde çarpıtma küstahlığına” sahip olabileceğine inanmadıkları için, bu kadar büyük bir yalana inanmaya nasıl ikna edilebileceğini açıklamak için kullanılmıştı. Hitler, Yahudilerin , Almanya’nın I. Dünya Savaşı’ndaki yenilgisinin sorumluluğunu Weimar Cumhuriyeti’nde önde gelen milliyetçi siyasi lider olan Alman general Erich Ludendorff’a yüklemek için bu tekniği kullanmıştı.

“Halkın sakinleşmesine asla izin verme. Asla bir hatayı veya yanlışı kabul etme. Düşmanında bir miktar iyilik olabileceğini asla kabul etme. Asla alternatiflere yer bırakma. Asla suçu kabul etme; aynı anda bir düşmana yoğunlaş ve ters giden her şey için onu suçla. İnsanlar büyük bir yalana küçük bir yalandan daha çabuk inanır ve bunu yeterince sık tekrarlarsan insanlar er ya da geç buna inanır.

Yalan, yalnızca Devlet insanları yalanın politik, ekonomik ve/veya askeri sonuçlarından koruyabildiği sürece sürdürülebilir. Bu nedenle, Devletin muhalefeti bastırmak için tüm güçlerini kullanması hayati önem taşır. Çünkü ‘’gerçek’’, yalanın ölümcül düşmanıdır ve dolayısıyla gerçek, Devletin en büyük düşmanıdır.”

Bu ifadeler, “Büyük Yalan” teorisinin mükemmel bir tanımıdır ve Nazi propaganda şefi felsefeci Joseph Goebbels tarafından kullanılmış olup, gerçekleştirdiği uygulamalarla propagandanın bugün algılandığı hale gelmesinde önemli bir yere sahiptir. Propagandanın teoriden çok pratik bir alanı temsil ettiğini, büyük kitlelerin tek bir sözle değil, o sözün her ortama girmesiyle etkilenebileceğini savunurdu. Ona göre propagandanın başarılı olup olmadığı tek bir şeyle ölçebilir, o da belirlenen hedefe ulaşıp ulaşmadığıdır. Hedef ile kastedilen ise propagandanın belli bir süre içinde insanları ateşleyerek belli bir fikre yöneltmesidir. Goebbels, bir hareketin politika arenasında güç kazandığında ancak eyleme geçilebileceğine inanır, güç ise propaganda ile elde edilebilirdi.

Hem Goebbels hem Hitler’e göre propaganda bir amaç değil araçtı. Propagandanın araç olduğu amaç ise toplumun kendi istek ve inançları doğrultusunda düşünmesi, tutum ve davranış geliştirmesi, diğer bir deyişle algı yönetimidir. Bu nedenle algı yönetimi ile propaganda arasındaki bağ birbirini dışlayan değil kapsayan özelliktedir.  

İşte bu algı yönetimi ile Alman halkı içinden; Leibniz, Schelling, Kant, Hegel, Feuerbach, Marx, Arthur Schopenhauer, Nietzsche, Karl Jaspers, (filozof), Goethe, Schiller, Thomas Mann, Franz Kafka, Günter Grass, Hermann Hesse, Berthold (Edebiyat ve Yazar), Albert Einstein, Amalie Emmy Noether, Karl Benz, Maria Goeppert-Mayer, Johannes Kepler (Bilim insanları) çıkarırken, ne yazık ki dünyanın başına yalanlarıyla bela olmuş o iki manyağı da çıkarmıştı…

Kara propaganda, kaynağı ve çıkış noktası belli olmayan propagandaydı, dost bir kaynaktan geliyormuş gibi görünürdü ama gerçek tam tersiydi. Yalan haber, iftira, çarpıtma, hile, entrika ve benzeri uygulamalar yoluyla kitleleri harekete geçirmeyi amaçlıyor, var olmayan bir olay ya da olguyu varmış gibi yansıtıyordu.

Alet olanlar ilk kaynağını mutlak doğru olarak kabul ettiği için propagandaya maruz kalan kişi, kurum ya da oluşumun yaptığı ‘doğru açıklama’ kamuoyunda rağbet görmüyor; kitleleri şüpheli, kaygılı ve zihin karışıklığı içerisinde tutmak için kullanılıyordu.

Binlerce yıldır edebiyatın, dinin, felsefenin, psikolojinin ve popüler kültürün ilgi alanı olagelen yalan (söylemek), kötü bir alışkanlık olmakla beraber, insan beyninin en karmaşık başarılarından biridir. Kimine göre bazen gerekli, kimine göre ise asla kabul edilebilir bir şey olmayan.

Pek çok toplumda ve inanışta dürüstlük ahlaki açıdan en önemli erdemdir, yalan söylemek sadakatsizliği beraberinde getirir ve ilişkilere zarar verir. Yalan söylemek bilerek ve isteyerek yanlış ifadede bulunmaktır ve gerçeği söylemenin yaratacağı sonuçlardan kaçınmak için yalan söylenir. Çocukluktan itibaren yalan söylemenin doğru olmadığı öğretilmiş olsa da yapılan araştırmalara göre her insan günde en az 1- 2 kez yalan söylüyordu…

‘’Kılıçdaroğlu seçilirse Öcalan serbest kalacak’’ dediler.
‘’İmamoğlu, Mansur Yavaş seçilirse ödenen su faturaları PKK’ya gidecek’’ dediler.
‘’Öcalan ve kandil Kılıçdaroğlu’nu destekliyor’’ diyerek deepfake videolar oynattılar.

HDP’yi terörist ilan ederlerken, CHP’yi CHPPK diye afişe edenlerin bugün barış güvercinlerine dönüşmesi gerek bölgesel gerekse küresel alandaki siyasal-sosyal-toplumsal gelişmeleri süreci içerisinde yakından takip eden insanlar için o kadar kolay anlaşılabilir bir durum değildir.

Şimdi Öcalan’ın özgürlüğünü de içinde barındıran bir süreç, devlet, mit ve ‘’Başbuğ Sayın Devlet Bahçeli’’ üzerinden yürütülüyor.
Dolayısıyla şu an, ‘’seçimde rakip olacak’’ mantığıyla kara propaganda olarak söyledikleri her şeyi kendileri yapıyorlar.

Elbette barışa, silahsız ve terörsüz bir Türkiye’ye bu topraklarda yaşayan hiçbir sağduyulu vatandaş asla ‘’hayır’’ demez. Diyemez. Dememeli de. Fakat, iktidarın oy almak için söylediği tüm bu ve benzeri kara propagandalar boşa düşmüş olmuyor mu?  

DEM Parti’nin sürekli demokratikleşme vurgusu yapmasına karşın, dünyada örneği olmayan “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin” demokratikleşmenin önündeki en büyük engel olduğunu belirtmemesi ve parlamenter sisteme dönüşe ilişkin üç maymunu oynuyor olması bir çelişki değil midir?

Başta ekonomik temelli sınıfsal eşitlik, adalet, laiklik ve seküler kurumların varlığı, demokratikleşmenin ön koşulları, olmazsa olmazları değil midir?

Din ve mezhep üzerinden siyaset ve toplumsal tahakküm demokratikleşmeye engel teşkil etmez mi?

İktidarın özgürlüğü ve bilgiye erişimi baskılama gücüne bağlı olarak, bir olgu halkın gözünden saklanabilir veya farklı bir formda sunulabilir. Yalanın olanakları genişleyebilir, teknikleri daha ikna edici bir boyut kazanabilir ve hatta siyaset bir bütün olarak bir yalanın emrine amade kılınmış da olabilir. Ama yalanın sistematiği ne denli gelişmiş olursa olsun, bir olguyu tamamen insanların zihninden çıkarmak mümkün olmaz.

Siyasi emellere ulaşmak için meşru araçlar olarak kullanılan gizlilik ve kandırma, yani kasıtlı sahtekârlık ve açık yalan, yazılı tarihin en başından itibaren yaşamımızda olmuştur. Doğruculuk hiçbir zaman siyasi erdemler arasında sayılmamış, yalanlarsa her zaman siyasi meselelerde kullanımı savunulabilir araçlar olarak görülmüştür.

Türkiye’nin iktisadi olarak belini düzeltememesinde, siyasi olarak otoriterleşmesinde, hukuki olarak hak ve özgürlük açığı vermesinde ve içtimai olarak da kutuplaşmasında en büyük rolü PKK oynadı. İttifaklar ve karşıtlıklar, silah üzerinden kurgulandı. Silahın ortadan kalkması elbette ülkede büyük bir değişimi beraberinde getirme potansiyeli taşıyor algısı yaratılmakta.

Dilerim, dışı ayrı, içindekiler apayrı bir matruşka ile karşı karşıya değilizdir.

Küçükken kucağına yattığım ninem; Pinokyo, Yalancı Çoban gibi eğitici hikayeler anlatırdı. Örneğin Pinokyo’nun ana fikri, dürüstlüğün önemini vurgulamaktı. İyi bir insan olmak için çabalamak, doğruluktan asla vazgeçmemek. Yalan söyledikçe burnunun uzamasıyla tanınıyordu Pinokyo karakteri. Ninem eklerdi hikâyenin sonunda, ‘’Hem, yalan söylerseniz ağzınız çarpılır, yamuk yumuk olur.’’ Yalanı yalanla terbiye ediyordu belki, ama çok şükür ağzımız çarpılmadığı gibi burnumuz da hiç uzamadı.

Kapı komşumuzun oğlunun dudakları, hemen her gün annesinin sürdüğü acı biberden, arı sokmuş gibi şiş olurdu.  

Herkesi bir defa, bazılarını her zaman kandırabilirsiniz.

Ama herkesi her zaman kandıramazsınız.

Güzel bi sözdür…

Fakat.

Bizim burada, herkesi her zaman kandıran biri var sanki!..

Sevgi ve sağlıcakla kalın dostalar…

Yorumla

Your email address will not be published.